Röportaj | “Merak Kabineleri” Emel Gülşah Akın & Ayça Bayrak

Bir kurum ve fikir olarak müzenin günümüzdeki görünümleri üzerine özenli ve önemli çalışmalar yürüten müzeologlar Emel Gülşah Akın ve Ayça Bayrak ile hazırladıkları podcastleri Merak Kabineleri’ni konuştuk. Keyifli okumalar dileriz.

Röportaj: Emre Akaltın

Kendinizden ve Merak Kabineleri’nden biraz bahsedebilir misiniz? Bu çalışma nasıl doğdu?

Emel Gülşah Akın: Ben Emel Gülşah Akın. Müzecilik doktorası yapıyorum, Ayça ile doktora sürecinde tanıştık hatta. Eskiçağ tarihi masterımı bitirdikten sonra doktora için yurtdışı planlarımı yaptığım süreçte bir arkadaşımla muzeler.org adlı bir site için beraber çalışırken müze konuları ilgimi çekmeye başladı ve müzecilik maceram bu şekilde başladı. Ayça ile Açık Radyo’da Müzelik Sohbetler programını bitirmemizden sonra üretim yapma ve alanla ilgili konuşma isteğimiz bitmedi açıkçası, bir bülten mi yapsak ya da podcast mi üretsek diye düşünürken NewsLab Turkey’nin bir kuluçka programına denk geldik. NewsLab’den aldığımız mikro hibe ve eğitimler de Merak Kabineleri’nin başlangıcını sağladı diyebilirim.

Ayça Bayrak: Ben de Ayça. Klişe olacak belki ama çocukluğumdan beri araştırma yapmayı ve bunları paylaşmayı inanılmaz tatmin edici buluyorum. Ortaokuldayken sınıf arkadaşlarımla birlikte Bilgi Çağı adında bir dergi hazırlıyorduk. Lise yıllarına geldiğimdeyse, İstanbul Erkek Lisesi’nin yayın organı Çığlık’ın yayın kurulunda aktif olarak yer aldım. Üniversite ve iş hayatımda da bu süreç devam etti; çeşitli dergilere köşe yazıları yazdım, dosya konuları ve gezi rehberleri hazırladım. Yani metinlerle ve görsellerle hep bir temas halindeydim ve zamanla bu temas müzecilik alanında kristalize oldu diyebilirim. Son olarak, Gülşah’la birlikte Merak Kabineleri’ni hayata geçirdik. Gülşah, projenin nasıl ortaya çıktığını anlattı. Ben de buradan Newslab ekibine selam göndereyim; çünkü bu projeye can suyu verdikleri için onlara gerçekten minnettarız!

Nesneleri önemli kılan nedir? Sizin epeyce değindiğiniz bir konu var, alakasız her şey için bir müze açılması furyası… Bu konuda ne söylemek istersiniz? 

E.G.A.: Nesneler hafızayı taşıyor içinde; insanlığın ürettikleri, yaşadıkları, aktardıkları ya da anlam yükledikleri şeyler nesnelerin içinde. Varlığımızı ölümsüz kılmak ve unutulmamak için de başkalarına aktarmak istiyoruz, bence bu yüzden nesneleri kullanıyoruz. Her şey için müze açılması furyası demek çok doğru olur mu bilmiyorum, belki her fikir için demek daha doğru olabilir. Tez konum olan Müzemani üzerine Ayça ile konuşuyoruz çokça, Merak Kabineleri’nde de bu konuyla ilgili bir bölüm yapmıştık, çok katmanlı ve karmaşık bir konu.

A.B.: Gülşah’ın da dediği gibi, “müze furyası” gerçekten de Merak Kabineleri’nin sıkça kafa yorduğu meselelerden biri. Nesneleri önemli kılan yalnızca fiziksel varlıkları değil elbette. Müzecilik açısından baktığımızda, bir nesneyi koleksiyona dâhil etmek ya da sergilemek, onu gündelik kullanım değerinin ötesine taşıyarak müze içinde belirli bir değer sistemine sokmak anlamına geliyor. Ancak bu değer, yalnızca tarihsel, kültürel ya da sanatsal değil; aynı zamanda ideolojik ve ekonomik boyutlar da taşıyor.

Yani nesnelerin önemini belirleyen şey, onlara yüklenen anlamlar ve onları hikâyeleri, ilişkileri ve bağlamları içinde nasıl konumlandırdığımızdır. Son yıllarda her şeyin bir müzesinin açılması eğilimi üzerine konuşacak olursak, bir nesne ya da konunun bağlamından koparılarak yalnızca “sergilenmiş olmak için müzeleştirilmesi” müzeciliğin eleştirel ve düşünsel boyutunu zayıflatabiliyor.

Kurumlar, büyük sermaye sahipleri müzeden ne anlıyorlar? Müze kurabilecek gücü olanların böyle bir işe girişmeden önce neleri gözetmeleri iyi olur sizce?

E.G.A.: Müze bir gösterge oluyor genelde bu tarz büyük sermaye sahipleri için. Güç göstergesi, zenginlik göstergesi hatta “kamuya fayda sağlıyorum” göstergesi gibi. Bir de vergi konuları var, bunun kamu yararı kısımları var. Dolayısıyla ne anladıkları konusunda farklı fikirlerim var diyebilirim. Neleri gözetmeleri gerekir diye düşününce de amacın net olması konusu geliyor aklıma açıkçası. Bir koleksiyonu paylaşmanın tek yolu müze kurmak değil sonuçta. Müzeciler olarak, müze mekânının kamusal alan olması ve halk yararının gözetilmesi kısmına önem veriyoruz. Özel müzeler (sermaye sahipleri diye tanımladığımız kişilerce kurulan müzeler) bazen çok “üstten” bir bakış açısında kalabiliyorlar. Giriş ücretlerinde tutun da kamusal programlarına kadar parçası oldukları toplumla iletişemedikleri kısımlar olabiliyor. O yüzden amacın netleşmesi önemli gibi geliyor bana.

A.B.: Belki de burada asıl önemli olan, sermaye sahiplerinin müzeden ne anladığından çok bizim—yani kamu olarak—müzelerden ne anladığımız ve onlardan ne beklediğimiz. Sonuçta müzeler, vergilerimizle oluşturulan çeşitli teşviklerden faydalanıyor. Bu noktada müzelerin nasıl bir kamusal işlev üstlendiğini sorgulamak gerekiyor.

Müze kurabilecek güce sahip olanların, prestij kazanmak için böyle bir işe girişmeden önce ekonomik ve sosyal sürdürülebilirlik üzerine düşünmesi çok önemli. Mesele sadece bir bina inşa etmek ya da bir koleksiyon sergilemek değil; müzenin nasıl işleyeceği, kimlerle nasıl bir bağ kuracağı da hesaba katılmalı. Müzecilik yalnızca fiziksel mekânlarla sınırlı değil; asıl mesele, koleksiyonların topluma nasıl ulaştığı ve nasıl anlam kazandığı.

Üstelik bir koleksiyonu kamu ile paylaşmanın tek yolu müze açmak da değil. Gezici sergiler, dijital arşivler, kamusal alan projeleri, ortak mekân kullanımları gibi alternatif modeller var. Dolayısıyla, sermaye sahipleri ya da kurumlar, bir müze açmadan önce bu koleksiyonun en iyi nasıl paylaşılabileceğini düşünmeli. Neyse ki son dönemde bu tür alternatif yaklaşımlara dair örnekler de görmeye başladık.

Bugün müzeler ne işe yarıyor? 

E.G.A.: Bugün müzeler insanlara- hem ziyaretçilere hem sanatçılara- alan açıyor. Seminer, performans, atölye, sergi aklınıza ne gelirse hepsinin yapılması için mümkün alanlar haline geldi müzeler. Türkiye’deki müzeler için tabii ki tartışabileceğimiz bir konu bu ama genel olarak dünya çapında enstitüler gibi görev yaptıklarını söylemek mümkün. Tabii bu söylediklerim, müzelerin ana görevleri gibi gördüğümüz; koruma, sergileme ve öğrenme alanı olma işlevlerine ek olan şeyler. Ancak bunlar biraz da pozitif ve ideal açıları bunların. Müzeler bazen “kirli konular”ın kolaylaştırılmasına da yarıyorlar. İktidarın düşüncelerinin empoze edilmesi, soft power aracı olarak kullanılmaları, zenginlerin koleksiyonlarının -kültür-sanata destek oldukları için az vergi vermelerini sağlayan koleksiyonları- mekânları olmaları gibi ikincil faydaları da sağlıyorlar.

A.B.: Bu soruya verilecek yanıt, hangi perspektiften baktığımıza bağlı. Müzeler, bir yandan bilgi üretme, koruma, sergileme ve öğrenme alanları olarak işlev görüyor; bir yandan da sanatçılar, araştırmacılar ve ziyaretçiler için etkileşim mekânlarına dönüşüyor. Gülşah’ın da dediği gibi, birçok müze artık yalnızca koleksiyon sergilemekle yetinmiyor; atölyelere, seminerlere, performanslara ve farklı disiplinlerden iş birliklerine alan açıyor. Ancak müzeler aynı zamanda görünmeyen iktidar ilişkilerinin ve güç dinamiklerinin de bir parçası. Bu yüzden “Müzeler ne işe yarar?” sorusunun yanıtı, onların nasıl kullanıldığına ve kimler için nasıl bir alan açtığına bağlı. Bir müze, gerçekten kamusal ve kapsayıcı bir alan yaratabiliyor mu, yoksa belirli bir bakış açısını mı yeniden üretiyor? Asıl kritik nokta burada.

Bir sergileme alanının müze olarak değerlendirilebilmesi için neler gereklidir? Sürekli bir koleksiyonu – devamlı sergisi olması yeterli midir?

E.G.A.: Geçenlerde okuduğum bir makalede aslında bunu çok güzel inceleyen bir şey görmüştüm. What IfAnything is a Museum? diye bir makaleydi. Müzeyi sergi alanlarından, galerilerden vs ayıran özellikleri inceleyerek cevabın sergiler olduğuna karar verilen bir makaleydi. Hem ICOM’un tanımını göz önünde bulundurarak hem de müzecilik tarihine bakarak benim müze olarak değerlendirme kıstasım, klasik aslında. Koruma, saklama ve öğrenme alanı olması. Yani bu çerçevede bakarsak sürekli bir koleksiyon ya da devamlı sergi yetersiz kalıyor. Mekânın insanlarla etkileşime geçmesi lazım, katkıda bulunması lazım.

A.B.: Bu, müzeden ne anladığımıza göre değişir elbette. Ama açık olan bir şey var: Sergileme, müzeciliğin sadece bir parçası. Dolayısıyla müzeleri yalnızca sergileme üzerinden değerlendirmek oldukça kısıtlı bir bakış açısı olur. Gülşah, ICOM’un müze tanımına ve müzelerin farklı işlevlerine dikkat çekti. Ben de özellikle araştırmanın müzeler için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bir müze, sadece nesneleri sergileyen bir yer değil; aynı zamanda bilgi üreten, bilgiyi derinleştiren ve yeni bakış açıları sunan bir alan olmalı. Bu yüzden bir müzenin, kendi müzecilik anlayışını da eleştirel bir şekilde inceleyen, pratiklerini sorgulayan bir kurum olması gerektiğine inanıyorum. Yani müze, sadece koleksiyonları sergileyen değil, müzeciliğin kendisini de tartışan bir yer olmalı. Bunun idealist bir düşünce olduğunu biliyorum ama müzelerin kendi yöntemlerini ve yaklaşımlarını da sorgulamaları gerektiğine inanıyorum.

Müzeye erişim ve kültürel haklar arasındaki bağlantı hakkında neler söylemek istersiniz?

E.G.A.: Ya tarihi açıdan bakınca üzerine baya tartışılmış ve mücadele edilmiş bir konu bu. Ücretsiz müze girişleri için yapılmış protestolar, koalisyonlar var. Özellikle İngiltere’de British Museum’un temellerini atan Sir John Sloane’ın koleksiyonunun işçiler tarafından ziyaret edilerek onların “kültürlenmesinin” sağlanması için müze saatlerinin mesai bitimine denk getirilmesi ya da müze ziyaret edilirken temiz giyinilmesi ve çamurlu olmayan ayakkabılarla girilmesinin istenmesi gibi kültür hakkı sağlayan ama aynı zamanda hedef kitlesini terbiye etmeye çalışan bir ekol var. Türkiye açısından bakarsak mesela kültürel hak anayasal bir hak ama devlet müzelerine giriş de ücretli. O yüzden sosyal devlet anlayışına ne kadar uyuyor ya da halkın bu hakkını kullanmasını ne kadar sağlıyor çok müphem bir konu. Kısaca bir ilişki-bağlantı var ama eksik ve yetersiz.

A.B.: Müzeye erişim, kültürel hakların bir parçası olmasına rağmen, her zaman eşit şekilde sağlanmıyor. Tarihsel olarak bu hak hem genişletilmiş hem de belirli kısıtlamalarla şekillendirilmiş. Bugün de benzer şekilde, müzelerin ücretsiz ya da erişilebilir olması yeterli değil; asıl mesele, herkes için gerçekten ulaşılabilir ve kapsayıcı olup olmadıkları. Kültürel haklar sadece bir “hak” olarak tanımlanmakla kalmamalı, aktif olarak kullanılabilir hale getirilmeli.

Müzenin politik oluşu hakkında da değinileriniz oluyor. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

A.B.: Müzeler her zaman politik olmuştur ve olmaya da devam ediyor. Çünkü bir müze, hangi nesneleri sergileyeceğine, hangi hikâyeleri anlatacağına ve kime nasıl sesleneceğine karar verirken aslında bir bakış açısını da şekillendiriyor. Müzeler yalnızca geçmişi koruyan, nötr, tarafsız mekânlar değil; aksine, hafızayı nasıl hatırlayacağımızı, hangi anlatıların ön plana çıkacağını belirleyen, dolayısıyla güç ilişkileriyle iç içe olan kurumlar.Bu yüzden müzelerin politik boyutunu konuşmak çok önemli. O yüzden, müzeleri eleştirel bir gözle değerlendirmek, onların sunduğu anlatıları ve otoritelerini sorgulamak ve daha kapsayıcı olmalarını sağlamak önemli bir mesele.

E.G.A.: Ben bu konuya şu sıralar çok fazla eğilmiş durumdayım. Hem tezimin alt başlıklarından birinde incelediğim hem de geçtiğimiz yıl çıkardığım bir makale için baya incelediğim bir konu olduğundan aklımda çok taze olan bir konu. Yani en en baş noktaya gidersek kültür zaten politik bir konu. Kültürün sembollerini ya da yansımalarını gösteren mekânlar olarak müzeler de ister istemez yanlı ve iktidarın -ya da dönemin bakış açılarının- propagandasını yapan mekânlar. Bundan sıyrılmanın ve müzelerin nötr alanlar olmasını sağlamanın bir yolu yok bence. Klişe olacak ama özel olan her şeyin politik olduğu bir dönemde, müzenin politiklikten ya da propagandanın sıyrılmasını beklemek hiç gerçekçi değil.

Ben podcastinizi ve bülteninizi öğrendiğimde aklıma gelen ilk sorulardan biri, bu konuları konuşmayı ne kadar sürdürebileceğinize dairdi. Belki müze konusundaki literatüre pek hakim olmamamdan kaynaklı olarak böyle düşündüm ama Türkiye’de müze hakkında ne kadar içerik üretebilirsiniz sizce? 

A.B.: Müzelerin benim en çok ilgimi çeken yönü zamanın ruhuna uyum sağlama konusundaki becerileri. Müzelerin bu çeviklik becerisi kamusal alan olarak konumlandırılmaları ve dolayısıyla politik kurumlar olmalarıyla bir arada düşündüğümde içerik açısından sorulabilecek asıl sorunun içeriğin sürekliliğine dair değil de; “üretilecek içeriklerin müzecilik alanının disiplinlerarası yapısına uygun şekilde farklı uzmanların katkılarıyla nasıl daha da çeşitlendirebileceği” olduğunu düşünüyorum. Bu konuyu gerçekten önemsediğim ve üzerine düşünmeyi gerçekten sevdiğim için bültenimize Perspektif isimli bölümü dahil etmeyi teklif ettim, Gülşah’ın da bu fikre sıcak bakmasıyla müzelerle ilgili yazan konuk yazarlara da bir ifade alanı açmış olduk. 

E.G.A.: Ayça’nın dediği zamanın ruhuna uyum sağlama konusuna kesinlikle katılıyorum. Rapid ResponseCollecting denilen bir şey var mesela, dönemin (mesela o yılın ya da son 5 yılın diyelim) önemli nesnelerini, konularını ele alan koleksiyonlara dahil eden bir koleksiyon yöntemi. Bu, konuların bitmesini engelleyecek bir şey mesela. Bir de müzenin insandan beslenmesi durumu bunun sürdürülebilir bir konu olmasını sağlıyor. Ayrılıkları anlatan müzeler, savaşları anlatan müzeler, saçları sergileyen müzeler insanın ürettiği, insanla ilgili her şeyin müzesi var -doğa tarihi müzelerini vs saymıyorum bile-. O yüzden anlatacak şey çok 🙂 

Özellikle Türkiye’de müzecilik denilince akla gelen “müzelik” genel algıyı kırabilir miyiz? Müzeciliği, sıkıştığı uzmanlık alanlarından bir nebze de olsa ferahlatmak mümkün mü?

Özetle, müzeden bu ülkede ne kadar içerik çıkar?  

A.B.: Biliyorum, kulağa iddialı gelebilir—hatta ne kadarını başarabiliriz emin değilim—ama özellikle Türkiye’de müzecilik denilince akla gelen “müzelik” genel algıyı kırabilir miyiz? Müzeciliği, sıkıştığı uzmanlık alanlarından bir nebze de olsa ferahlatmak mümkün mü? Bu ve benzeri eleştirel sorular bizim için hiç eskimeyen, evergreendiyebileceğimiz meseleler. Kaynak yaratabildiğimiz sürece içerik üretmeye devam edeceğiz. Eleştiri kültürünün henüz pek gelişmediği müzecilik, aslında inanılmaz verimli bir düşünme ve çalışma alanı. Bu yüzden motivasyonumuz sürdükçe içerik konusunda bir sıkıntı yaşayacağımızı sanmıyorum.

E.G.A.: Ayça’ya kesinlikle katılıyorum. Müze eşittir algısının kırılması mesela üzerinde çokça durduğumuz bir şey ve bunu farklı şekillerde bölümlerde ya da bültenlerde ele alıyoruz. Türkiye’deki insanlar müzeye karşı kayıtsız değiller, sadece klasik müze algısı yüzünden “korkulan” ya da “aşırı resmi” mekânlar olarak ele alınıyor bence. Bir de sanat dünyasının gelişme hızı çok yüksek, yeni müzeler, üretim alanları, galeriler çok hızla çoğalıyorlar. Yeni şeyler üretildikçe üzerine konuşma gereği ortaya çıkıyor, motivasyonumuz var, yolumuz uzun, heyecanımız yüksek, gençliğimiz var diyeyim.

İlerleyen haftalarda müzeler hakkında ele alacağınız konulara dair bir şeyler söylemek ister misiniz?

A.B.: Emin olduğum iki konu var Gülşah da ben de doktora araştırmalarımızı biraz daha ilerletip tezlerimizi paylaşıyor oluruz. Bunun dışında aklımı kurcalayan birçok mesele var aslında, şu an ilk aklıma gelenler: metamüzecilik, gündelik hayatın sergilenmesi, yerel yönetim müzeciliği ve kent müzeleri, müzecilik eğitimi ve mesleği, katılımcı sergileme, müzelerde cinsiyet temsilleri, müze yönetiminde şeffaflık şu an ilk aklıma gelenler. Eminim Gülşah’ın da eklemek istediği konular vardır.

E.G.A: Evet doktoralarımız şu an büyümekte olan bebekler gibi onları kesinlikle paylaşacağız- ki ben Ayça’nın konusuyla ilgili çok heyecanlıyım. Müzeciliğe bakış açıları, gündemdeki olaylar, müze-emek ilişkisi gibi pek çok konu var aklımızda. Bizi takip edin ❤

 

Yorum bırakın