Sanat, bazen bir tepki, bazen de yaşanan günlerin bir arşividir. Tutku Bulutbeyaz’ın üretimi, tam da bu yerden, bu anlamda güçlü bir ses veriyor. Adana’dan Ankara’ya, oradan İstanbul’a ve yeniden Ankara’ya uzanan yolculuğunda, yalnızca şehirler değil, malzemeler, yüzeyler ve zamanın algısı da değişiyor.

Kolaj, pentür, cam; her biri onun anlatısında bir katman. Ama belki de asıl katman, o gün yaşananın ertesi gün yapılan işe dönüşmesinde yatıyor.

Bu söyleşide Tutku Bulutbeyaz’la sadece sanatı değil, üretim sürecini, malzeme ile kurduğu ilişkiyi, zamanla olan bağını ve Türkiye’de sanat yapmanın bugünüyle geçmişi arasındaki yankılanmaları konuştuk.

Samimi, içten ve yer yer eleştirel bu sohbette, bir sanatçının kendine ve çevresine nasıl tanıklık ettiğini okuyacaksınız.

Röportaj: E. Gülşah Akın

normal, 27×60, ısı cam üzerine karışık teknik, 2022.

Merhaba Tutku, seni biraz tanıyabilir miyiz? 

1986 Adana’da doğmuşum. 95’te Ankara’ya taşındık ve 2006 yılına kadar bir şekilde Türkiye’deki eğitim sistemiyle oyalandım. Sonra Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne girdim. 2011 yılının sonuna doğru da mezun oldum. Sonra ilk kişisel sergimi 2013 yılında Galeri Artist Fulya‘da açtım ve devamında istikrarlı bir biçimde üç yılda bir kişisel sergi açmaya devam ettim. Toplamda dört – beş kişisel sergim oldu. Şu an Ankara’da yaşayıp üretmeye devam ediyorum.

Sergilerinden bahsetmeye başlamışken, 2013 yılı itibariyle gerçekleştirdiğin sergilerin, konsept ve çalışma biçimlerinden de bahsedelim..

2016 senesinde ikinci kişisel sergimi açtım. Adana’dan Ankara’ya taşındıktan sonra geçen süreçte yaşadığım kültürel değişimin üzerimdeki etkilerini anlattığım bir sergiydi. O dönem yaşadığım görsel kültürün değişimi ile ilgili işlerin, daha doğrusu benim zihnime yer eden ve beni dönüştüren imgelerin dışavurumuyla ilgiliydi. 

Üçüncü kişisel sergim 2019 yılında Previewarts’ta, underground bir mekandaydı. Previewarts, Gezi Parkı‘nın arkasında, Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet’in ilk yıllarına tarihlendirilen, zamanının ilk konut yapılarından biri olan meşhur bir apartman kompleksinde yer alıyor. Oradaki kişisel sergimin ismiRandom Memories‘di. Aslında o üç yılda, yani 2016 ile 19 arasında gerçekleştirdiğim üretimimin rastgele bir seçkisi, üç yıllık bir retrospektif sergisi gibiydi. 

O sergiden sonra 2022 senesinde de Ankara’ya taşındığımda, burada NUE Galeri diye bir mekânda–şu an kapandı, yine underground bir mekan– kişisel sergimi yaptım. Onun ismi de 1095ti. Bu da aradan geçen 3 yıldaki gün sayısıydı. 

Bunların her birinde aslında mevcut üretimimin bir önceki üç yıldan bir sonrakine geçen süreçte geçirdiği dönüşüme ilişkin işler var. Yani serginin temel teması o: Bir önceki sergiden beri neler oldu? Çünkü ben yaşamaya devam ediyorum ve bu süreç işlemeye devam ediyor. Üretimim genel olarak günlük ve haftalık olarak dünyanın benim üzerimdeki etkisiyle ilgili; temelinde bu yatıyor. 

Şu an ağırlıklı olarak kolaj tekniği ile işler üretiyorsun. Genellikle sergilerinde yer alan işler bu teknik ile üretilmiş eserler miydi? 

Hayır değil. Aslında kolaj da kullanıyorum ama ben pentür yaparken de kolaj tekniğini kullanıyorum. Yani katman katman üst üste gelen boyalar, objeler ya da stensıllar… Hep üst üste gelmek ve bir yerdeki objeyi ya da bir fırça darbesini bile birinin üstüne koyma yöntemiyle çalıştığım için bunlar birbirinden bağımsız işlemiyor.

Üst üste, katman katman çalıştığım için hepsi aslında kolaja dayanıyor. Kolaj üretmeye başlamam da aslında pentürdeki tekniğimden yola çıkarak oldu. Mesela 2013’teki ilk sergimde hiç kolaj yoktu. Kolaj yapmaya tam olarak 2015 senesinde başladım.

Şöyle oldu: Ankara’dan İstanbul’a taşınmıştım ve bir-iki senedir doğru düzgün atölyem yoktu. Pentür yapma konusunda direniyordum. Aile evinde mutfakta resim yapmaya çalışıyordum. Sonra kendi küçük odama geçip bilgisayar ve masayla baş başa kalınca Ben kolaj yapayım dedim. Sonuçta yaptığım iş çok fazla kolaja benziyor, o zaman bir kolaj nasıl yapılır, bir onu deneyeyim diye düşündüm. Sonra üretimim inanılmaz rahat bir şekilde kolaj tekniğine adapte oldu ve öyle de devam etti. Ondan sonra düzenli olarak kolaj yapmaya devam ettim ama kendimi hiçbir zaman kolaj sanatçısı olarak tanıtmadım. Daha çok kolajla da üretim yapan bir çağdaş sanatçı diyorum. Tekniğe kendimi empoze etmiyorum ya da angaje etmiyorum. Teknik benim için çok geride kalan bir olay. Becerebildiğim şeyler bunlar olduğu için bu teknikleri kullanıyorum. Sanat üretmenin bir aracı olarak tekniği kullanıyorum, tekniğe bayıldığım için değil. Mesela boyayla yapılması gereken bir şeyi kolajla yapmıyorum. Ya da bir şeyi anlatmak için kolaj zaten yeterliyse, onun için gidip çizim falan yapmıyorum, kolajla anlatıyorum. 

Valentine’s Day, (Kolaj Defteri VI – 23), geleneksel kağıt kolaj, 2017.

Yakın zamanda gerçekleştirdiğin üretimlerinde cam malzemeyi ağırlıklı olarak kullandığını fark ettim. Cam ile çalışmaya ne zaman ve nasıl karar verdin?

Aslında ben sokaktaki nesneleri, yüzeyleri bulup onların üstüne resim yapmaya çok önceleri başlamıştım. Fakültedeyken rektörlük binasının içini yeniliyorlardı ve kapılarını, camlarını sökmüşlerdi. Benim için inanılmaz bir yüzeydi; Rönesans’taki triptik dolap kapaklarına benziyorlardı. Onları birbirine menteşeyle bağlayıp üçlü resimler yapmaya başladım, sürekli fakülteye taşıyordum. Camların plastik kısımlarını söküp camların kendilerini kullanıyordum. Okuldayken buluntu nesneleri yüzey olarak kullanmam böyle başladı. Buluntu nesneleri nesne olarak değil, resim yapmak için altlık olarak kullanıyorum. Çok az tuval resmim var mesela. Aslında öğrencilik döneminde çok param olmadığı için öyle başladı. Yüzeye resim yapmak için illa yüzeyin üretilmiş ve satın alınmış bir şey olması gerekmediğini düşünüyorum. 

Kolaj tekniğinde katman kullanımı zaten işin doğasında var, ancak sen bu katmanlı üretimi pentürde de kullandığından bahsettin. Üretimlerinde katmanların oluşması, üst üste yüzeylerin bulunması senin için ifadede neyi değiştiriyor? 

Ben yüzeylerin yorulmasını seviyorum. Yüzeyin benim için sokakta çok fazla afiş yapıştırılan yüzeyler gibi olması hoşuma gidiyor. Zeminde öyle alanlar oluşmalı ki üstüne koyduğun şeyler ön plana çıksın. Bomboş beyaz bir yüzey benim için çok çekici değil. İlk başta arkaya koyduğum imajlarla yüzeyi çok fazla yoruyorum. Sonra, özellikle son dönemdeki üretimim için, bir yerine text (metin) koyuyorum. Hem işle ilgili hem de kompozisyonu tutsun diye genelde yatay text’ler kullanıyorum. Dikey çizgiler ve dikine imajlarla o yataydaki texti birlikte kullanarak resmin dengesini sağlıyorum. Yüzeyin üst üste gelen katmanlarla oluşmasını istememin sebebi temelde arka planını oluşturmak istemem. Özellikle oturup arka planı yapıp sonra yüzeyin üstüne resim yapmayı sevmiyorum. 

genderbender, 12x17cm, geleneksel kağıt kolaj, 2022.

Bir inşa yapıyorsun aslında bir noktada değil mi? 

Evet, konstrüksiyon var tabii ki. Her zaman öyle. Aslında kompozisyonu tutturmak için de oluşturulan bir şey bu. Bence temelde zaten bir sanat eserinin karşıdaki insana verdiği en büyük şey iyi bir kompozisyondur. Plastik sanatlar için ben bunu düşünüyorum. Kötü bir kompozisyona sahip bir plastik sanatlar eseri karşıdaki kişiyi o kadar etkileyemez. 

Çalışmalarında farklı medyumları kullansan da çoğu zaman yine metin de ekliyorsun. Bunu tercih etme sebebin nedir? Üretim sürecine metnin dahil oluşu nasıl oldu? 

Metni ben her zaman kullanıyordum, geçmişten beri çok kullanırım. Sebebi de aslında normal okula gitmem ve orada hep bir şeylerin yazılıyor olması. Hayatım boyunca yazı yazmış biri olarak yazıya görsel bir öğe olarak bakıyorum. Mesela “Tutku” yazısına iki T, iki U’dan oluşan bir form olarak bakıyorum, anlamından önce. Nasıl göründüğü, harflerin biçimi, yuvarlak mı kare mi olduğu, küçük harfle mi yazıldığı aklıma geliyor. Gazetelere bakarken de dizgisini hep öyle düşünürdüm. Yan yana gelmiş yazılar bütünü, bir şekil koymaktansa daha fazla tutarlılık yaratabiliyor. 

protect, 40x50cm, geleneksel kağıt kolaj, 2018.

Metnin ya da kelimenin görselle olan ilişkisini de önemsediğini düşünüyorum. O durum senin için nasıl işliyor? 

Evet. Mesela resme bir kelime yazmam gerekiyorsa, onu kompozisyona göre seçiyorum. Örneğin sekiz harften oluşuyorsa koymamaya çalışıyorum; onun eş anlamlı 3-4 harflisi varsa onu kullanıyorum. Zira kalabalık yaratıyor, kompozisyonu tutturamıyorum. Amaçladığım şey sonuçta bir estetik yaratmak, estetiğe uymuyor. Sekiz harfli bir şey yazacaksam gider kitap yazarım. Uzun bir yazı resmin tamamını kaplar, bu da benim istediğim şey değil. Eğer “Zeynep” (altı harfli) yazacaksam ve bu ince uzun fontlarla resmin çoğunu kaplıyorsa, bunu istemiyorum. Zeynep yerine daha kısa, 3 harfli bir karşılığı varsa ya da Zeynep kelimesinin harflerini bölüp farklı yerlere yerleştirebiliyorsam, onu tercih ediyorum. 

İstanbul’dan Ankara’ya dönmek, üretimlerinde –Adana’dan Ankara’ya gelişteki gibi– bir bağlam değişimine sebep oldu mu? Ya da Ankara’daki üretimlerinin genel bağlamı ne oldu? 

Olmadı. Sadece şöyle: İstanbul’dayken sürekli bir yere çağırılıyordum. Ankara’dayken bir yere çağırılmadığım için kafam daha rahat bir şekilde üretim yapmaya devam edebildim. Aslında yine günlük yaşamdaki durumlar. Ama Ankara’da bir kültür sanat mekanının ortağı olunca, onun işleri beni çok böldü ve gece çalışma düzenim bozuldu. Geceleri yeterince çalışamayınca, günlük yaşadıklarım sadece notlardan ibaret olmaya başladı. Bu notlar bir hafta sonra anlam ifade etmiyordu ve onlarla üretemiyordum. Ben 15-20 senedir şuna alışmışım: O gün veya önceki gün başıma bir şeyler gelir, ülkede bir şeyler olur… Bunlar kafamda dönerken o gün bir şey üretmek.. Süreç genelde 24 saat içinde olup biten şeylerle ilgili. Öbür türlü olmuyor. Sanatın, ekstra başka bir şey yaparken üretilebilecek bir şey olmadığını fark ettim. 

Ama sanat sonuçta üretime, ifadeye dayanmıyor mu? 

Hayır. Kişinin aslında mevcut birikiminden aktarımıdır. 

Sen de o aktarımı ama kendi süzgecinden, kendini ifade ettiğin bir şekilde yapıyorsun değil mi?

Ama işte ifade etmek şart mı? Değil. Senden bağımsız bir şekilde de çıkabiliyor bazen. Sen ifade etmeye çalıştığın zaman kurgucuya dönüşüyorsun. Kastettiğim şu: Süreci yaşıyorsun, işliyorsun, sonra çıkartıyorsun. Ama eğer “Şöyle çıkartacağım” diye yola çıkarsan, o zaten kurgu olur, işlemene gerek kalmaz. Adalet dağıtmıyorum, yani böyle olması lazım. Böyle olduğu için zaten bu insanlarla konuşmak, bir şeyler yapmak istiyorsun. Çünkü başka türlüsü yalan. Homojenleşmiş bir sanatın ne üretimine ne de tüketimine gerek var. 

Buradan biraz daha güncele kayalım. Nisan başında paylaştığın, sanırım 2019 serinden bazı çalışmalar vardı. Dönemi anlatan işlerdi ve bugün tekrar gündemle alakalı hale geldiler, ne yazık ki Türkiye sürekli kendini tekrar ediyor. O dönemde sende bunu üretme güdüsü yaratan şeyler, şu an yine aynı şeyleri mi çağrıştırıyor? Yoksa şimdi bu üretimi yapıyor olsan farklı mı ifade ederdin? 

Aslında çok fazla değişmedi. Ben hemen hemen aynısıyım; son 10-15 senedir çok fazla değişmedim. Ülke de pek değişmiyor. 2016’daki süreçlerden çok da farklı değil yaşananlar. Yine abuk subuk birileriyle hareket edip, abuk subuk şeylere güvenip, abuk subuk insanları içeri atma durumları… Mesela bugün Millet Kıraathanesi ile ilgili bir iş paylaştım, 2018’de yapmışım. Millet Kıraathanesi’nin günümüz versiyonu, modernleştirilmiş hali Espresso Lab. Hani “Her gün kahve ve kek bedava vereceğiz” diye Millet Kıraathanesi açmışlardı 2017-18’de? İşte onun günümüz versiyonu daha soylulaştırılmış hali. Onun üzerinden yine kutuplaştırma yaratılmaya çalışılıyor. Ülkede değişen bir şey yok, sadece isimler değişiyor. O yüzden 2018’de yaptığım iş, 6-7 yıl sonra hala güncel. 

Bunun şöyle bir avantajı oluyor: Ben 7 yıl önce o işi yaptığımda popüler sanat anlayışı kimlik sanatıydı. Kimlikle ilgili bir iş yapsaydım şu an geçerliliği olmayacaktı. Ya da şu an eko-art yapsam, herkes onu yaptığı için, 10 yıl sonra belki manası kalmayacak. Ben kendi derdim olan şeylerle ilgili iş yapmayı seviyorum. Toplumdaki genel hareket neyse, seni etkileyen de o oluyor. Beni etkileyen bu. Yazıcımın kartuşu bitmiş, tarayıcım çalışmıyor gibi şeylerle de ilgili iş yapıyorum. Ama kenardaki arsada ne olduğu çok da umurumda değil; o 1000 yıldır orada duruyor ve insanların hayatını değiştirmiyor. 

one, 29x46cm, buluntu ısıcam üzerine karışık teknik, 2023

Çalışmalarında seriler olduğundan da bahsetmiştik, bu konuyla ilgili merak ettiğim bir şey var. Sanatçılar bir serinin bitip bitmeyeceğine veya devam edip etmeyeceğine nasıl karar verir, sen nasıl karar veriyorsun bir serinin sona erdiğine? 

Diğer sanatçıları bilmiyorum ama ben sıkıldığımı fark ettiğimde ya da doyuma ulaştığımı hissettiğimde karar veriyorum. His yani; sanat zaten genel olarak his üzerinden kuruluyor, matematiği pek yok. Mesela evde sürekli gördüğüm bir resmi bir yerden sonra dönüştürme ihtiyacı hissediyorum, çünkü artık o resim hakkında eskisi gibi düşünmüyorum. Elimden bir an önce çıkartmak iyi bir yöntem. Tavsiyem: Bir işi bitirdiyseniz ya satın ya atın ya da hediye edin. Tutmamaya çalışıyorum, satılmamış işleri genelde veriyorum. Yoksa kesin üstünü kapatırsın. Artık öyle hissetmiyorsun çünkü. O resme baktığında gördüğün şey eski. Dönüşmesini istiyorsun. Ya da “Artık ben bu yöntemle iş üretmiyorum,” “Şu an olsa şöyle yapardım,” “Onu o kadar sola değil de sağa koysaydım” gibi düşünüyorsun. 

Yakın geleceğe ilişkin kendi üretiminle ilgili öngörülerin var mı? 

Hızlanacağını düşünüyorum. Sanki işlere biraz daha ehemmiyet vereceğim. Bu aralar biraz uzaklaştım ama geri dönmeyi planlıyorum ve 2025-26 sezonunda yoğun bir üretim olacaktır.

Tutku Bulutbeyaz

Tutku Bulutbeyaz Kimdir?

1986’da Adana’da doğdu. 2006 senesinde Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’ne girdi, 2011 yılında aynı bölümden mezun oldu ve çeşitli karma sergilerde yer aldıktan sonra 2013 senesinde (Galeri Artist) “supermarket” adlı ilk kişisel sergisini, 2016 yılında da ikinci kişisel sergisi “Kablolu T.V.”yi (Tilki Galeri), 2019’da (Preview Arts) ise üçüncü kişisel sergisi olan “random memories”i ve son olarak da Nue Gallery’de “b i n d o k s a n b e ş” isimli dördüncü kişisel sergisini (2022)gerçekleştirdi. İşlerinde genel olarak günlük yaşamdan beslenen sanatçı, aksayan noktalar ve “fazla iyi, olmaması gerektiği kadar iyi” olanı konu edinmekte, uyguladığı pentür tekniği de katmanları üst üste koymak olan sanatçı kolaja yönelmesinde bunun etkili olduğunu söylüyor.
Sanatçı şu an Ankara’da yaşamakta ve çalışmalarına devam etmekte ve 2023’ten beri UNITE’ın sanat direktörlüğü görevini sürdürmekte.

Yorum bırakın