“Sanat, bazen bir ifade biçimi olmaktan çıkıp hayatta kalmanın ta kendisine dönüşüyor. Sınır dediğimiz şey, bazen sadece yanlış tanımlanmış bir başlangıç noktası olabiliyor.”
Sokak sanatçısı Atione ile kişisel yaşamı, son yıllarda yaşadıkları ve hepsinin toplamı olarak gerçekleşen sanatsal dönüşümü; yenilenme serüvenini konuştuk.
Röportaj: Meryem Özbahar
Palyaço figürü, maskelerin ardında hem neşeyi hem hüznü taşıyan, insanın çelişkilerini içinde barındıran bir sembol olarak serginin merkezinde yer alıyor. Senin için palyaço neyi ifade ediyor? Maskeler, roller, içsel çatışmalar… Bu sergide insanın ikili doğasını nasıl ele aldın? Evrensel düaliteler; iyi ve kötü, düzen ve kaos, umut ve umutsuzluk sana göre sanatın içinde nasıl bir yer buluyor? Palyaçoların estetik ve kavramsal olarak sanatındaki yeri nedir?
Her şey zıddıyla var olur. Palyaço, her şeyden evvel ‘zıtlık’ kavramının figüratif tanımı ve hem evren hem de evreni içinde barındıran insan özelinde, kendi varlığıyla kurduğu ironik ilişkinin bir yansıması benim için. O, sürekli gülen bir yüzün ardında sonsuz bir melankoliyi taşıyabilir, tıpkı insanların toplum içinde taşıdığı maskeler gibi. Maskeler, insanın hem korunma kalkanıdır hem de en büyük hapishanesi. Bu sergide evrenin ve insanın ikili doğasını, palyaçolar aracılığıyla görünür kılmaya çalışıyorum. Maskeler sadece saklanmak için değil, bazen de var olmak için gereklidir.

Evrensel düaliteler sanatın temelini oluşturur. İyi ve kötü, düzen ve kaos, umut ve umutsuzluk; bunlar birbirinden bağımsız şeyler değil, birbirlerini var eden zıtlıklardır. Sanat, bu karşıtlıkların gerilimini görünür kılar ve insanın kendi varoluşsal salınımını yüzeye çıkarır. Palyaçolar, bu gerilimin beden bulmuş hâlidir. Onlar hem sahte hem gerçektir, hem kurgu hem hakikattir. Bu sergi, iki yüzü olan her şeyin çatışmasını konu alıyor. Maskeyi çıkarmak, bazen maskeyi takmaktan daha büyük bir illüzyon olabiliyor.
Serginin “Maskeler ve Kimlikler” bölümü, insanın sosyal rollerle ve içsel kimliği arasındaki gerilimine odaklanıyor. Resimler ve enstalasyonlar aracılığıyla insanın gerçek kimliğini keşfetme çabasını yansıtıyorsun. Bu noktada, maskelerin ardındaki “gerçek kimlik” kavramına nasıl yaklaşıyorsun?
Gerçek kimlik, sabit bir varlık değil, sürekli değişen bir oluş hâlidir bana göre. İnsanlar çoğu zaman bir maskeyi takarken aslında en doğal hâllerini yaşıyor olabilirler. Bu yüzden, “gerçek kimlik” kavramı kendi içinde bir paradokstur. Eğer kimlik, değişim içinde sürekli dönüşüyorsa, onu sabit ve değişmez bir öz olarak düşünmek yanıltıcıdır.
Sanatın bu noktada yaptığı şey, maskeleri tek tek kaldırmak değil, onların iç içe geçmişliğini fark ettirmektir. Maskelerimizin ardında yatan şey, tek bir öz değil, birbiriyle çelişen ama aynı zamanda bir bütün olan sayısız parçadır. İşte bu yüzden sanat, insanın kendini olduğu gibi değil, olabileceği hâliyle de görmesine imkân tanır.
Yere serili tuval üzerinde önce dizlerinle, sonra tekerlekli sandalyeyle gerçekleştirdiğin performans oldukça çarpıcıydı. Bu performansı yaratırken neyi amaçladın? Beden hareketlerin, kan ve boya kullanımı, rastlantısallık senin için ne ifade ediyor? Performansın, sanatının kavramsal boyutuna nasıl bir katkı sunduğunu düşünüyorsun?
Öncelikle boya değil gerçekten kan kullandığımı söylemeli miyim emin değilim. Yaptığım palyaçolardan korkan insanlar bunu öğrenirse ne düşünür bilmiyorum. Bu, performansımı bir çeşit ayin yapar mı ?Bunun dışında bu performans, bedenin sanatın içinde bir araç değil, doğrudan sanatın kendisi olduğunu gösterme çabası. İnsan, dünyayla yalnızca gözleriyle değil, bedeniyle de anlam kurar. Hareketlerimiz, jestlerimiz, duruşumuz..Bunların hepsi anlam taşır. Sandalyemi sürerek, kanı tekerlere akıtarak, bedenimi kullanarak yarattığım izler, rastlantısallık dışında ; bilincin ve bilinçdışının ortak hareketiyle oluşmuş birer işaret gibidirler.

Kan burada yalnızca malzeme değil, varoluşun izlerini taşıyan bir sıvı. Rastlantısallık ise bir sanatçının en büyük müttefikidir, çünkü o, bilinçli kontrolü aşan, sezginin devreye girdiği bir alandır. Performans, sanatımın kavramsal boyutuna şu katkıyı sunuyor olabilir. Sanat sadece bir gözlem değil, bir varoluş pratiğidir. Beden, sanatın içinde edilgen bir unsur değil, aktif bir yaratıcı öğedir.
Sanatçılar genellikle kendi isimleriyle değil, takma adlarıyla graffiti dünyasında bir kimlik kazanıyor. “Atione” senin için ne ifade ediyor? Bu kimliği nasıl inşa ettin ve zaman içinde nasıl bir dönüşüm geçirdi? Graffiti pratiğinde bireysel üretim sürecin nasıl şekilleniyor? Bağımsız çalışmak, üretim biçimini ve sanatındaki özgünlüğü nasıl etkiliyor?
“Atione” benim için yalnızca bir imza değil, bir kimlik inşası, bir varoluş biçimi. Takma isimler, kimlikten kaçış değil, aksine onun yeniden yaratımıdır. Doğduğumuz isim bize verilmiş bir etiket, ama kendimize seçtiğimiz isim, varoluşumuza dair bilinçli bir manifestodur. “Atione,” benim kendi ellerimle inşa ettiğim bir benlik. Bazen beni zehirleyen, bazen hayatımı kurtaran.

Graffiti, görünmez olmayı seçerken aslında en çok görünür olmayı başaran bir sanat formu. Bireysel üretim sürecim de bu paradoksun içinde şekilleniyor. Yalnız çalışmak, kendi iç dünyama açılmamı sağlıyor; çünkü duvar karşısında her şey radikal bir dürüstlük gerektiriyor. Orada sadece ben ve yüzey var. Sokakta çalışırken zaman sınırlıdır, her şey hızlı gelişir, hata payı neredeyse yoktur. Ama işin ilginç yanı şu ki; bu özgürlüğü tanımlayan şey, tam da bu kısıtlamalar.
Bağımsız çalışmak, kendi içimde kesintisiz bir diyalog yaratıyor. Kolektif üretimin dinamizmi başkalarının enerjisini yansıtmayı gerektirirken, bireysel üretim, sanatçıyı kendi zihninin derinliklerine inmeye zorlar. Bu yalnızlık, kaçınılmaz olarak bir hesaplaşma getirir.Kendimle, geçmişimle, korkularımla, arzularımla… Duvar karşısında kimse yokken, maskeleri çıkarıp gerçekten ne anlatmak istediğimi bulmak zorundayım.
Özgünlük, tam da burada doğuyor. Çünkü yalnız çalışmak, başkalarının bakışlarından bağımsız olarak içsel dürtülerimle hareket etme şansı veriyor. Kendi ritmimi, kendi dilimi, kendi kaosumu yaratıyorum. Hiçbir dış ses, süreci yönlendirmiyor. Her hata benim, her rastlantı bana ait. Bu yönüyle sokağa yapılan işleri, atölyede üretilen işlerden daha cesur bulduğumu da eklemeliyim. Sokak sanatçıları yaratımda ki bütün süreci, sokaktan geçen herkesle paylaşıyor. Atölyelerde pişen eserlerin dışında, üstüne fazla düşünmediği, belki bir haber görüp gaza geldiği, belki sarhoşken boyadığı duvarları herkesle paylaşmak ve eğrisiyle doğrusuyla kabul görmeyi beklemek büyük cesaret gerektiriyor.
Sanat pratiğin ağırlıklı olarak graffiti ve sokak sanatı üzerine kurulu. Ancak bu sergi, seni bir galeri mekânında farklı bir ifade biçimine yönlendirdi. Sokak sanatı, izinsiz ve özgür bir yaratım alanıyken, galeri mekânı daha kurallı ve belirlenmiş bir çerçeve sunuyor. Graffiti ve resim pratiğin arasındaki bu dönüşümü nasıl değerlendiriyorsun? Sokakta ve galeride üretmek arasındaki farklar sence sanatçının özgürlüğünü nasıl etkiliyor? Ayrıca graffiti camiasında kuralların ve kimliklerin önemli olduğu bilinir, bu sergide graffiti pratiğine referans veren unsurlar var mı?
Sokak, sanatın doğal habitatı gibi. Kendi terminolojisi olan, toplumla doğrudan diyalog kuran, izleyicisini seçmediği ve seçilemediği bir alan. Graffiti, bu yüzden en özgür ve aynı zamanda en sahipsiz sanat biçimlerinden biri. Ancak hastalığımın getirdiği sprey boya vb malzemelerinin kullanım sınırı beni kaçınılmaz olarak sergi yapma fikrine mecbur kıldı. İlk kişisel sergim aynı zamanda yaptığım tek sergi.
Bu dönüşüm, özgürlüğün de ne anlama geldiğini yeniden düşünmeme neden oldu. Özgürlük, sadece yerle ilgili değil, niyetle de ilgili. Sokakta sanat yapmak özgürleştirici çünkü kurallar yok gibi görünüyor. Ama aslında orada da kurallar var. Zamana karşı yarışmak, gizlenmek, görünmez olmak… Galeri, tam tersi bir alan. Seni görünür kılıyor, ama aynı zamanda çerçeveliyor. Aradaki farkları daha iyi gözlemleyebilmem için bir kaç sergi daha yapmam gerekiyor. Henüz çok yeniyim.
Sergide graffiti pratiğine referans veren unsurlar var. Rastlantısallık, doğrudan bedenle üretim, hareketin sanatta bir iz bırakması gibi. Yüzleştiğim en kesin konulardan biri de bu aslında. Sokakta üretiyor olmanız tümüyle hareket kabiliyetinize bağlı. Yükseğe tırmanmak, büyük anları boyamak, yeri geldiğinde kaçmak gibi. Ayaklarım olmadığından hareketi yeniden tanımlamam gerekti. Ben de şu an için hareketimi sağlayan tekerlekli sandalyeyi kullanmaya karar verdim. Önceden görsel gerçeklik üzerine işler üretirken, şimdi soyut gerçeklik üzerine daha çok düşünmeye başladım. Bu süreç beni bir çok açıdan yaşamı, evreni ve insanın doğasını sorgulamaya mecbur bıraktı. İyi ki de bıraktı demeye dilim varmıyor ama, her kayboluş, ruhuma yeni anlamlar, yeni parçalar eklenmesine sebep oldu. Eksilen her şey içinde yeni başlangıçları saklıyormuş. Öğrendim..
Buerger hastalığı hayatında büyük bir dönüşüm yarattı. Sokak sanatının temel unsurlarından biri olan hareketin, hastalık sürecinle nasıl yeniden tanımlandığını fark ettiğini söylüyorsun. Bu değişim, sanat anlayışını ve üretim yöntemlerini nasıl etkiledi? Bedensel sınırların, seni yaratıcı anlamda farklı yollar keşfetmeye itti mi? Sanatın senin için bir direniş biçimi olduğunu düşünüyor musun? Protezlerini alabilmek için sanatından gelir elde etmek zorunda kalman, sanatın ve hayatın iç içe geçtiği o noktada sende nasıl bir farkındalık yarattı?
Sanat, bazen bir ifade biçimi olmaktan çıkıp hayatta kalmanın ta kendisine dönüşüyor. Sınır dediğimiz şey, bazen sadece yanlış tanımlanmış bir başlangıç noktası olabiliyor. Kesilen bacaklarım, bana sadece fiziksel sınırlarımı değil, aynı zamanda zihinsel ve sanatsal sınırlarımı da sorgulattı. Önceden belki farkına varmadığım birçok şeyi, şimdi sanat yoluyla keşfetmeye çalışıyorum. Bedensel hareketin, engellerin, sınırlamaların sanatta nasıl bir dönüşüm yaratabileceğini deneyimliyorum.
Direniş, benim için sadece bir karşı çıkış değil, aynı zamanda bir yeniden inşa süreci. Önceleri sticker, poster ve çamaşır suyuyla yaptığım t-shirtleri satmayı denedim. Pek başarılı olamadım. Yapmayı en iyi bildiğim şeye yöneldim tekrar. Daha önceden bana başarılar getiren, beni ben yapan şeye. Fiziksel olarak hareket alanım kısıtlı olduğundan ve beş parasız bir adam olarak çokta seçeneğim yoktu zaten. Protezlerimi alabilmek için sanatımla para kazanmam gerektiğinde, sanatın artık sadece bir içsel arayış değil, somut bir mücadele aracı da olabileceğini anladım. Bu farkındalık, beni sanatın daha fiziksel, daha deneysel ve daha cesur biçimlerine yöneltti. Bazen hayatla en doğrudan temas eden sanat, en güçlü sanat olabiliyor.
Sanat, senin için bir ifade biçimi olmanın ötesinde, hayatınla doğrudan kesişen bir noktada duruyor. Bugün üretim yaparken seni en çok motive eden şey ne? Gelecekte hangi konulara, hangi tekniklere ve hangi anlatım biçimlerine odaklanmayı düşünüyorsun? Yeni projelerinde izleyiciyi nasıl bir deneyime davet etmeyi planlıyorsun?
İki yıl önce, 35 yaşımda, şairin de dediği gibi, “yolun yarısı”nda, fark ettim ki beni ben yapan şeyler aslında beni tüketiyordu. Geriye kalan hayatımı, sigarasız, sprey boyasız, duvarsız ve sokaksız; her şeyi en başa alarak, bildiklerimi unutarak, sıfırdan kurmak zorundaydım. Üstelik artık ne tekniklerim, ne resim üslubum, ne de tüm bu hareketi sağlayan bacaklarım vardı.
Eşimden boşanmış, evimden atılmış, beş parasız kalmış ve en acısı, çocuğumdan uzak düşmüştüm. Ama tam da o noktada, beni en çok acıtan şeye tutundum. Beni ayakta tutan, yeniden ayağa kalkıp oğluma bir baba, başkalarına ise ilham veren bir sanatçı olma hayaliydi. Böyle anlarda, hayallerinize sıkı sıkıya sarılmanız gerekiyor. Düştüğünüz yerden çıkmanın tek yolu bu. Ben de öyle yaptım.
Ben bağış kabul etmedim tüm süreç boyunca. Bunu en çok oğlum büyüdüğünde ona güçlü bir baba mirası bırakmak için ve belki biraz da kendi sınırlarımı görmek için yaptım. Tüm bu hengâmenin içinde, resimlerimi satarak protez almayı denemek, delilik ile cesaret arasında ince bir çizgide yürümek gibiydi. Ama başka seçeneğim yoktu ve bu gün buna çok yaklaştım. Bu son soruya cevabım biraz hüzünlü olmuş olabilir. Beni kırbaçlayan şeyleri, filtresiz ve samimi bir şekilde ifade etmek istedim.
Geleceğe dair sanatı sadece bir izleyiciye sunmak değil, onun içinde deneyim yaratmak istiyorum. Daha büyük ölçekli, daha fiziksel ve doğrudan eserler üretmek gibi düşüncelerim var. İzleyici, sadece bakan bir gözlemci olmamalı; sanatın içine çekilmeli, onun bir parçası hâline gelmeli.
Geleceğin sanatı, insanı edilgen bir gözlemciden çıkarıp, onu sanatın ta kendisi hâline getiren bir yapı kazanıyor. Dijital sanatın yükselişi, performans sanatlarının geçmişte ve günümüzdeki sınırları aşan örnekleri buna işaret ediyor. Ve ben, tam da bu dönüşümün içinde üretmeye devam etmek istiyorum.
Sanatçı hakkında daha fazla bilgi için;http://www.atione.com.tr







Yorum bırakın